Organik tarım; dönüşümlü bitki ekimi( rotasyonu) ,yeşil gübre ve kompost kullanımı, biyolojik olarak zararlılarla savaşım, mekanik olarak toprak işleme (yüzeysel işleme, çapalama vb) ve toprak verimliliğini esas alan bir yöntemdir. Bu yöntemde bitki ve hayvan gelişimini düzenleyici hormonların, hayvan beslemede katkı maddelerinin ve genetik düzenlenmiş organizmaların kullanımına izin verilmez.
1990 lardan bu yana gelişmekte olan organik ürünlerin pazarı, 2005 yılında 33 milyar ABD dolarına ulaşmıştır. Buradan da anlaşılacağı gibi organik ürünlere olan talep gelişmektedir. Dünyada 30.6 milyon hektarlık alanda organik tarım yapılmaktadır. Bu alanın önümüzde yıllarda daha da artacağı öngörülmektedir. Organik üretim, dünya toplam tarımsal üretiminin ancak % 2 ‘sini teşkil etmektedir. Esasında organik tarım tartışmalarının yaşandığı günümüzde organik tarımın gelişme hızı beklendiği kadar fazla değildir. Buna karşın .2005 yılında 300.000 hektarda organik tarım yapan Çin’in 2006 yılında 3.5 milyon hektara ulaşması dikkat çekicidir.
Organik ürünlere dönüşüm hareketinin tarihine bakıldığında da bu dönüşümün hızının beklendiği gibi olmadığı anlaşılmaktadır. Zira 1930-1940’lı yıllarda sentetik gübrelerin ve pestisitlerin gelişimine karşı bir hareket olarak başlamıştır. Bilindiği gibi suni gübre üretimi 18. yüzyılda süperfosfat ve üre ile başlamış, I.dünya savaşından hemen sonra Haber-Bosch sisteminin devreye girmesi ile kimyasal gübre üretimi hızlanmıştır. Taşıma kolaylığı ve maliyetlerinin ucuz olması ve verim artışı nedeniyle kullanımı hızla artmıştır. Bu bakımdan 1940’lar antibiyotik ve pestisit çağı olarak algılanmaktadır. Bu üretim tarzına karşın tepki olarak organik üretim tartışılmaya başlanmıştır
21 yüzyılda çevre bilincinin gelişmesi, çevre duyarlılığının artması, bireysel taleplerin yoğunlaşması tarımsal girdilerce yönlendirilen tarıma olan bakışı değiştirmiştir. Günümüzde talep yoğun üretim ön-plana çıkmaktadır. Organik tarım, doğanın taklit edilmesini esas almakta bu nedenle de tüketici tarafından güvenli olarak kabul edilmektedir.
Organik tarımda köşe taşı toprağın doğal olarak zenginleştirilme yollarının aranmasıdır. Burada çok çeşitli yöntemlerden yararlanılması söz konusudur. Bütünsel bir yaklaşım olarak bitki ekimindeki dönüşüm(rotasyon) yeşil gübre kullanım,toprak koruyucu bitkilerin üretimi,kompost uygulamaları, topraktaki nemi tutmak için toprak yüzeyinin ağaç kabuğu,talaş veya kuru otlarla kaplanması olarak özetlenebilir. Diğer yandan organik tarım yapan üreticiler bazı tohum küspelerini, çeşitli mineral tozlarını fosfat ve potas kaynağı olarak kullanmaktadır Bu yöntemler erozyon kontrolü ve biyo-çeşitliliğin korunması açısından önemlidir.
Zararlıların kontrolü ise verimi doğrudan etkilemektedir. Zararlılar bunlara böcekler, mantarlar,küfler, yabani otlar,hastalık yapan organizmalar bakteri ,virüs vb, gibi mikroskobik canlılardır.Organik tarımda zararlıların kontrolünde kümülatif etki üzerinde durulmaktadır. Burada belirli oranda zararlı etkisi kabul edilmektedir. Bu tarımsal uygulamada ortama zararlıların gelişmesini engelleyen canlıların salınması ile popülasyonun kontrol edilmesi sağlanır.
Dönüşümlü bitki ekimi de organik tarımın vazgeçilmezlerindendir. Bu amaçla mekanik kontrol, tuzakların kullanımı,çapalama gibi tedbirler popülasyon yoğunluğunun düşmesine yardımcı olur. Çünkü ard arda aynı bitkinin yetiştirilmesi hastalık yapan canlıların sayılarının artmasını sağlar.
Zararlılardan korunma yanında toprağın korunması, geliştirilmesi, çiçek tozlanmasının (polinasyonun) sağlanması, su tasarrufu, hasat döneminin yaygınlaştırılması gibi önlemlerde organik tarımın esaslarını oluşturmaktadır. Böylece hem tamamlayıcı hem de kümülatif etkiden yararlanılması söz konusu olmaktadır.
Organik tarım yüksek bir teknoloji gerektirmektedir. Kısaca özetlenirse organik tarım bitki- toprak, toprak- mikroorganizma ve mikroorganizma- bitki ilişkisinin ortak paydasıdır. Yani babadan görme bir yöntem olarak algılanmaması gerekir. Bir başka anlatımla özel eğitim programlarına ihtiyaç duyulan tarımsal bir yöntemdir. Bu nedenle günümüzde organik ürün sertifikası alabilmek için standartlar getirilmiştir. Standartların tarihsel gelişimine bakıldığında, öncelikle üretim metotları standart hale getirilmiştir. Bu düzenlemeler önceleri gönüllü olarak gerçekleştirilmiştir. Bunu takiben 1970 lerde özel sektör kuruluşları standartlar oluşturmaya başlamışlar, üreticilerde bu standartlara uymayı gönüllü olarak kabul etmişlerdir. 1980’ler de ise hükümetler organik tarım düzenlemeleri ve yönetmelikleri oluşturmaya geçirilmiştir. 1990’ların başlarında yasal düzenlemeler ve standartların uygulanmasına başlanmıştır. Avrupa Birliğinde ise eko-düzenlemeler olarak genişletilmiştir.
Daha sonra uluslar arası girişimler ortaya çıkmıştır. IFOAM (organik tarım için uluslar arası çerçeve kuruluşu)dur. Bu kuruluşun ortaya koyduğu ilkeleri ve ölçütleri üyeler baştan kabul etmişlerdir. İFOAM ölçütleri temel standartlar ve akreditasyon kıstaslarından oluşmaktadır. Böylece organik tarım ülke bazında yasallaştırılmış uygulamalar şekline dönüştürülmüştür. AB ülkeleri 1990’larda,Japonya 2001’de, ABD ise 2002’de organik tarımla ilgili yasalarını oluşturmuştur. Ülkemizde ise organik tarımla ilgili düzenlemeler 1.12.2004 tarihin de gerçekleşmiştir.
Organik tarımla ilgili çeşitli tartışmalar dün olduğu gibi günümüzde de devam etmektedir. Örneğin organik tarımla ilgili olarak “ Renewable Agriculture and Food System” adlı çalışmada, organik tarımın kişi başına üretim açısından yeterli olacağı üretim miktarlarında gelişmiş ülkelerde fazla değişim yaratmayacağı buna karşın gelişmekte olan ülkelerde ise bu farkın olumlu yönde artış göstereceği belirtilmiştir.
Üretim miktarları açısından beklenen bu olumsuzluğun yanı sıra Hudson Enstitüsünden Denis Avery’nin çalışmasında organik ürünlerle beslenenlerde organik olmayan ürünlerle beslenenlere göre 8 kat daha fazla E.coli bulaşma riskinin bulunduğu iddia edilmiştir. Ancak bu husus da ki verilerin güvenirliği tekrarlanabilir verilerle ortaya konduğunda artacaktır. Bu nedenle organik veya organik olmayan ürünler üzerindeki çalışmaların tarafsız ve bilimsel ölçütlerden taviz verilmeden yapılması gerekmektedir. Zira günümüzde bilimin ticarileşmesi bazı olumsuzlukların yaşanmasına neden olmaktadır. Bu tartışmalar mevcut üretim sistemlerini kullanan gıda üreticilerini de kaygılandırmaktadır. Zira organik üretim dünya tarımsal üretimin sadece %2 dir. Gıda üreticilerinin kendi üretim boyutlarında organik ürün bulmaları işlemeleri ve rekabet etmeleri bu koşullarda mümkün değildir.
Ülkemizdeki üretimde kullanılan ilaç ve gübre miktarları dikkate alındığında AB ve ABD’ye göre tarımımız organik üretime çok yakındır. Bu avantajın korunması ve eğitimle desteklenmesi gerekmektedir. Burada üzerinde durulması gereken husus Dimya’ta pirince giderken evdeki bulgurdan olmamaktır.